Sitemizde Ara


  • Willy BrantGeorge W. Bush ve Hüseyin Çelik'in ortak noktası ne?
  •  Beni Türk bakanlarına emanet (!) ediniz…
  • Meriç Sümen'den "sümenaltı" medya kazası…

    ... Ve
  • Dil Bayramı Hediyesi: Devrim yine "IN" oldu…

    RAPORU HAZIRLAYANLAR:
    Azime Acar & Ender Bölükbaşı

    * * *

    Bu Selahattin Dumanvari başlığı atmamızın sebebi hikmeti, Milli Eğitim BakanımızHüseyin Çelik'in geçen hafta sözlerinden çok ayaklarıyla uğraşmamızdı…

    Medya ile buluşmaya giderken, sadece ne söyleyeceğinize değil, bunu söylerken,üstünüze başınıza da dikkat etmeniz gerektiği bu olayla bir kez daha sergilendi…

    Dost başa düşman ayağa bakar derler ama medya hem başa hem ayağa bakar… 
    O da yetmez, ayakkabının altınaceketin iç cebine de göz atmaktan geri kalmaz… 

    Belki hatırlarsınız, 70'li yıllarda Alman Başbakanı Willy Brant, bir röportajı sırasında altı delik ayakkabısı ile medyaya yakalanmış, Alman gazeteleri "Başbakanımız çok tutumlu, on yıldır aynı ayakkabıyı giyiyor" diye başlıklar atmışlardı. Sosyal demokrat cenahta aslında delik ayakkabı, "halk adamı" mesajıyla yüklü olduğu içinsempati ile de karşılanmıştı.

    Yine medyanın önünde pot kırmakta üstüne kimseyi tanımadığımız Başkan Bush da son seçimlerde rakibi John Kerry'yle televizyon tartışması sırasında, ceketinin arkasındakipotla (!) yakalanmıştı. 

    Ertesi gün görüntüleri ince ince tarayan medyanın dikkatli gözleri, Başkan Bush'un ceketinin içinde pot yapan bir şey ya da bir şeyler olduğunu ortaya çıkardı. Bu yüzden, tartışma sırasında Başkan Bush'a birilerinin bir cihaz vasıtasıyla sufle verdiği, yani kulağına bir şeyler söylediği bile iddia edilmişti.

    Dönelim, bizim Milli Eğitim Bakanımıza

    Bir kere, Hüseyin Çelik birinci medya kazasını, yanda büyük harflerle adı, soyadı ve ünvanı yazan "kartvizit" çoraplarla medyanın karşısına çıkarak yaptı.
    Medyanın bu görüntüyü kaçırmayacağını bilmeliydi. 

    Görüşmeyi yaptığı kadın TV muhabirinden bunu yayınlamamasını istedi ama orada bulunan Takvim Gazetesi muhabiri fotoğrafı çoktan çekmişti bile.

    İkinci medya kazası ise "evde bulduğu ilk çorabı ayağına geçirdiğini" söylemesiydi. Çorap öyle bulunmuş da ayağa geçirilmiş bir cinsten değil.

    Kaldı ki çorap "Bakan'a özel üretim"di. Yani, Bakan Çelik, tanesi 3-5 YTL arasında değişen bu çoraplardan en az bir düzinesine sahipti. 

    Başbakan Erdoğan bile Hüseyin Çelik'in isminin ayağında taşıması konusunu garipsemiş olacak ki, Amerika'ya giderken uçakta gazetecilerin bu yöndeki sorularını gülerek "eksantrik!" diyerek cevaplıyor. 

    Gazeteci arkasını bırakmıyor...
    Zira biliyor ki, gazeteciler siyasetçilere en güzel medya kazaları uçarken yaptırır…
    "Siz giyer miydiniz?" diye üsteliyor.
    Başbakan, belli hazırlıklı bu soruya. "Hayır" demekle yetiniyor. Cevabı net ve kesin.

    SONUÇ:
    Hüseyin Çelik'in ayaklarına kendi ismini taşıyan çoraplarla gezmesini modacılar ve giyim uzmanları da yorumladı. 

    Biz size Vatan'ın Londra muhabiri Jan Devletoğlu'nun Huntsman&Sons sözcüsü Popy Charles'ten aldığı yorumu aktaralım;

    "Giyim eşyalarının üstüne isim yazılması normal. Ama, isim çorabın yanına değil, altına yazılıyor." 

    Bu arada, giyimde, çorapla pantolonun renk uyumsuzluğuyla da medya kazası yapılabileceğini hatırlatalım.


    BENİ TÜRK BAKANLARINA 
    EMANET EDİNİZ…

    (AMA SAĞLIK BAKANI'NA DEĞİL)

    ÖRNEK OLAY 1
    OLAY YERİ: Zonguldak - Ankara hattı
    OLAY:
    Zonguldak Atatürk Devlet Hastanesi'nde ameliyat olan 3.5 yaşındaki Alperen Büberyanlış anestezi kurbanı olunca, devlet hastanelerindeki vahim tablo bir kez dahaTürkiye'nin gündemine girdi.

    Ama bundan daha da vahimi, Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın 3.5 yaşındaki bir çocuğun ölümüne "olur böyle vakalar" yaklaşımıydı.

    Akdağ"Devlet hastanelerindeki ameliyathanelerde her anestezi cihazının başına bir uzmanın yerleştirmesinin mümkün olamayacağını" da söyleyerek, medya kazasının üzerine bir de "görev kazası" işledi…

    Ama bakanın bu açıklamalarının üzerine gelen devlet hastaneleri başhekimlerinin sözleri de gözlerimizi faltaşı gibi açtırdı. 

    Örneğin, Bolu Köroğlu Devlet Hastanesi'nin Başhekimi Erdal Kaya, personel sıkıntısı yaşadıklarını söyleyerek, "Benim talimatım var. Bu tip çekirdekten yetişmiş elemanlardan faydalanıyoruz" deyiverdi…

    SONUÇ:
    Doktorların ve başhekimlerin çaresizliklerini ve çırpınışlarını anlamak mümkün. Ama,Sağlık Bakanı'nınkini değil… 

    Böyle bir durumda, canından çok sevdiği, en yakınının o devlet hastanelerinden birinde, anestezi uzmanı olmayan birisinin kullandığı, -üstelik bozuk- anestezi cihazıyla ameliyata alınmış olması karşısında ne hissederse… Aynı şeyi Alperen Büber'in ölümünde dehissetmesini beklerdik... En azından…



    BENİM BAKANIM İYİDİR

    ÖRNEK OLAY 2
    OLAY YERİ: Milliyet Gazetesi
    OLAY:
    Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Meriç Sümen'in Milliyet'e geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç için, "sanata fevkalade iyi bakan bir insan" ifadesini kullanması, herkes gibi bizim de gözlerimizin iri iri açılmasına yol açtı.

    Daha Atilla Koç'un önceki hafta, Kuğu Gölü balesinde rol alan sanatçılar için, "Bazı sanatçılar sahnede değil, evinde ölmeli" sözünün etkisi hala hissedilirken, Sümen'in söylediklerini, bakanın bu sözlerini sümen altı etme çabası olarak yorumladık.

    Meriç Sümen, röportajında şöyle dedi; 
    "Bakan bey sanata fevkalade iyi bakan, bizlere çok yardım eden bir insan. Kendisiyle rahat ve güzel çalışıyorum. Çok saygım var. Ne istersek yapmak için çırpınan bir bakanımız var. Biz çok şanslıyız. Doğruya doğru…"

    SONUÇ:
    Keşke Meriç Sümen kadar kendimizi şanslı hissedebilseydik..
    Doğruya doğru…


    DEVRİM YİNE "IN" OLDU…

    ÖRNEK OLAY 3
    OLAY YERİ: Ankara'nın bütün kuvvet komutanlıkları…
    OLAY:
    Pınar Altuğ'un devrimci ilanıyla başlayan "kimdir gerçek devrimci?" tartışmasının külleri daha soğumamışken, devrim sözcüğü bu kez de magazin dünyasından siyasetin en hararetli tartışmalarına kadar hem "isim" hem de "fiil" hali oldu…

    Hatırlarsınız ya da hatırlamazsınız, 12 Eylül 1980'den sonra askerlerin "devrim" lafına duyduğu alerji yüzünden, devrim eski Türkçe bir sözcükle ikame edilmeye çalışılmıştı…İnkılap…

    Şimdilerde siyasette devrim sözcüğü yine "in" oldu… 

    30 Ağustos'tan bu yana görevi devralan komutanlar, devrim sözcüğünü sıkça ve vurgulayarak kullanıyorlar…

    SONUÇ:
    Devrim sözcüğünü kullanarak, mesaj üstüne mesaj veren askerlerin konuşup konuşmaması üzerine yapılan tartışmalara ise en ilginç yaklaşımı ise Sabah Gazetesi'nden Yılmaz Özdilpazar günkü yazısında gösterdi…

    Yılmaz Özdil"Bak şu konuşana" başlıklı yazısında şöyle diyor;

    "Kara Kuvvetleri Komutanı?
    İlker.

    Deniz Kuvvetleri Komutanı?
    Yener.

    Hava Kuvvetleri Komutanı?
    Cömert

    Jandarma Genel Komutanı?
    Koşaner.

    Genelkurmay 2. Başkanı?
    Ergin.

    Donanma Komutanı?
    Muzaffer.

    Cumhurbaşkanı?
    Sezer.

    Askerle arası limoni ama…
    Başbakan bile Erdoğan.

    Eh bir tane de anıt ister bu listeye..
    Büyüğü var zaten…

    Hala diyorlar ki, "Asker niye karışıyor?"
    Millet asker çünkü kardeşim…
    Millet asker."

    * * *

    Geçen hafta Dil Bayramı idi…
    Yazı dili olarak bin 400, konuşma dili olarak ise 5 bin yıllık geçmişi var Türkçe'nin.

    12 bin Türkçe kelime de dünya dillerinde konuşuluyor. 

    Bu bilgileri aktaran Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu…
    Bu fırsatla, inkılap gibi Arapça kökenli bir kelimeden, Türkçe bir sözcüğe "devrim"e geçiş de Dil Bayramı hediyesi gibi oldu…

    * * *

    Unutmayın… medya kazası can almaz… itibar alır…